Kategori arşivi: Aşk

Mekanın Cennet ‘ten başka biryer olmasın.

Çok uzun bir geceydi. Söndürdüğüm sigaranın hesabı yoktu o gece. Bu dünyadan göçüp gitmişti. Ağlamamın sonrasındaysa. Daha çok ağlamaya başladım. Ayrılmıştık. Yaratanla birlikteydi artık. Sevmişti. Biliyorum. Sevmenin ne demek olduğunu da bana öğretmişti. 

Hayat bana onunla 3 yıl yaşama imkanı verdiği için bonkör mü. Yoksa onu benden aldığı için zalim mi. Bilmiyorum. Özledim onu. Beni şimdi görüyorsa…  Beni görüyorsa oda benim için dua ediyordur… Hiç bir duamda eksik olmadın. Mekanın cennet olsun.

Galiba buna ihtiyacı olduğunu düşündüm :)

Başıma geldi bu. Gecenin saat dördünde acı acı çalan telefonu açtım. Numara bende kayıtlı değildi. Telefonun karşısındaki ağlamaklı ses “seni unutamadım, hala çok seviyorum bunu bil” diyordu. Sesi yabancı değildi ama tanıdık da değildi. Hüzünlü kadınların sesleri nedense hep aynı tınıyı veriyordu. Sustum, “orda mısın” dedi. Buradayım dedim. Nasıl olduğumu, görüşmeyeli neler yaptığımı sordu. Anlattım.

Evlendin mi? dedi tedirgin bir sesle. Hayır yalnızlığa alıştım dedim. Bir süre sustuk. Bana başka birinin adıyla hitap edince onu tanımadığımdan emin oldum ama konuşmaya devam ettim. Sanki bir zamanlar onu sevmişim gibi.

Kapatırken seni seviyorum dedi, “ben de”dedim. Neden bilmiyorum, galiba buna ihtiyacı olduğunu düşündüm. İç çekerek telefonu kapattı. sabaha kadar uyumadım.

Ekşisözlük / Gergin ATAMAN

Senden bana yar olmaz..

Bende biliyorum bana yar olmayacağını. Gariban sevgisi lan bizimkisi. Çömez kaldık. Ezik ve bir o kadar sönük. Bazen isyan edesim geliyor. Bağırıp çağırasım herşeye! Ama başına üşüşüyorlar zebani gibi o zamanda. Bir o taraftan bir bu taraftan saldırıyorlar. Sus diyorlar. Sus! Boyun eğiyoruz işte… Ama içimdeki o sese ve sevgiye boyun eğemiyorum. Bir ona boyun eğemiyorum…

Evet abiler. Sanırım yine başlıyor benim isyanım. Yine önemsiyormuş gibi yaparak bağladı beni kendine. Her bir sözünde dünyaları yakacak kadar yüreğim alevlendi. Ama gelin görün ki çantada keklik misali bir hal benim ki. Çantada keklik gibi olduğumu bildiğim halde… Ne yapayım. Susuyorum ve en güzel keklik gibi ötüyorum. Bel ki döner bakar diye. Bıraktığı o kafese 🙂

Hala kızımmış gibi..

Ekşi sözlük yazarından;

Kocamustafapaşa’da bir evdeyim. İstanbulun alışıldık, eski, dökük, eşyaları birbirinden uyumsuz az rutubet kokulu bir bekar evinde misafirim.

Normalde bu evde misafir olmam ben çünkü kendi evime en yakın arkadaş evi bu mekandır. Bende anahtarı vardır. Evde kahve kalmaz gelir alır giderim. Bilmukabil, benim evden de gecenin üçlerinde ne çukulatalar kaçar bu eve. Ben lazım oldu diye mavi fularımı geri almaya girdim eve.Yerini de telefonla sorup öğrendim.

Kapıyı açmamla içerideki adam irkildi. Ben irkilmeyi geçin bir kalemde çığlığı bastım. Ev sahibinin babası yok ve bu adam sevgili olmak için fazlasıyla olgun. O halde iyi niyetli bir seçenek kalmadı geriye sandım. Şık bir takım elbise adamın üzerinde. Alışılmış baba figüründen bağımsız, dümdüz bir karın. Elli küsür yıllık saçlarını jölelemiş, bütün salon traş kolonyası kokuyor.

Neyse atlattım ben paniği. Ziyadesi ile kibar bir beyfendi. Aile dostları imiş. Telefonla teyit aldırdı bana güvenebilmem için. Arkadaşımı aradım. -gelmiş mi?- dedi.-iyi bir insan, ileride sık sık karşılaşırsın umarım- dedi. Gülüyor da şırfıntı içten içe. Anlamadım ama adam güvenilir duruyor.

Beyefendi (bizim kız adamın adını da söylemedi bana kim olduğunu da) – çok korktunuz siz, bir kahve ikram edeyim acaleniz yoksa. Ne acelem olacak beyfendi, acelem olsa mavi fularları kafaya takıp terliklerle yollara düşer miyim?

Kahve ise en zayıf olduğum nokta. Ben diyorum ki adama; siz tam olarak nesi oluyorsunuz? O bir anda tüm mantığını mutfakta bırakmış gibi yerdeki kenarları püsküllü turuncu mindere bakıyor. Başlıyor, başlıyoruz.

Yıllardan 1975.

Ben o zamanlar harp okulundayım. Cerrahpaşa’da da bir güzel restoran var Samatyaya inen yokuşta. Aslında yasaktır bize alkollü ortamlar ama, her gün denize bakıp da bir rakıya dilini değirememek zor iş. Kaçıp ayarladık bir şeyler arkadaşlarla…

Kırmızı kadife sandalyeleri var lokantanın. Lokanta diyorum ama şimdiki tabiri ile restoran. Mezeleri taze, etleri taa Erzurumdan geliyor. İyi biliyorum çünkü yıllarca her hafta gittim sonraları. Neyse, dün gibi aklımda tam su servisi yapıyordum Rızanın bardağına, bir sarılık gördüm lokantanın sütunları arkasında.

Kafamı iyice eğdim ki bu nedir göreyim. Dedim ki- bana deseler, hayalindeki kızı resmet, böyle güzel çizemezdim.Öyle bir duruluk, hiç boyasız dudakları, hem şuh hem hanımefendi kahkahaları, zaten ses de çizilemez ve anlatılamaz değil mi ya?

Bir saçları vardı, dedim ya ilk gördüğümde ışıklı bir şeyler sandım. Üç kadehi yarım saatte hiçbir şey duymadan konuşmadan tatmadan içtim. Masadaki vazodan tek gülü aldım, yanına vardım. Saçmaladım sanki, ne dedim hatırlamıyorum.

Sadece -zahmet etmişsiniz, müesseseden bir şey demesinler- dediğini hatırlıyorum. Bunu söylerkenki gülüşünü çizebilmek için resim kurslarına gittim sonraları. Ama olmadı.

O bana güldü ya, ben her gün Samatya yollarını arşınladım. Tam 42 gün sonra, başında kara bir yemeni, gözleri ağlamaktan şişmişken gördüm onu. Bir ev kadarlık mahalle camisinde gördüm. Kalakaldım cami kapısında, en sona o kaldı. Kollarında iki kadın, ayakta duramıyor.

Ama tanıdı sanki beni. Kapıdan çıkarken yüzüme baktı “çok gülen gerçekten çok ağlıyormuş” dedi. Doğum gününde ilk kez gördüğüm kadınımı, bir de ailesinin cenazesinde gördüm. Sonra soruşturdum cenaze sahibini, öğrendim.Teyzesinin yanında kalmaya başlamış.İki ay daha bekledim, sonra bir salı günü izin aldım, teyzesinin evinin orada beklemeye başladım.

Salıları pazar kurulurdu. Bir umudum pazara gider diye…Hakikaten çıktı evden. Ben gizli gizli takip ettim. Hiç unutmam portakal seçiyordu. Pardesüsünün cebine 10 sayfalık mektubumu bıraktım. Gene de haftada iki gün gittim Samatyaya görürüm umuduyla.Hiç beklemediğim bir gün geldi yanıtı.

Sonra 3 ay hayatımın en güzel dönemini yaşadım. Hep film karesi gibiydi buluştuğumuz zamanlar. Her çay bahçesine geri dönerdim onu eve bıraktıktan sonra. Tüm konuştuklarımızı hatırlatırdım kendime. Biraz durgundu. Baba ocağı gibi olmuyor diyordu. Her ne kadar teyze, anne yarısı olsa da.. İstetecektim ki tayinim çıktı. Taa Batman’a. Onu götüremezdim. Tam bir İstanbul hanım efendisiydi. Ben zaten aldırırım tayinimi diyordum.

Ağlaşa ağlaşa vedalaştık. Tam da kartpostallardaki gibi vedalaştık garda. Saçından tutam aldım, o zamanlar adet öyleydi. Kendi göğsünde üç gün gezdirdiği bir mendil verdi. Dayanamadım batmanda. Zaten denizi olmayan memleket denize alışanı daraltır. Kahverengiden başka bir şey kalmamış aklımda. Hiçbir şey umurumda değildi. İstifamı verdim.

Babadan kalan parayla dükkan açarım dedim. Sevdiğim yanımda olur. Kabul ettirene kadar istifamı, bir yığın işler geldi başıma. Ankara’da askeri mahkemeye çıktım. Ama sonunda kurtardım yakamı.Ankara’dan mevlana şekeri aldım. Batmandan gümüş bilezikler, ipek şallar aldım. İstanbul’a kadar hiç uyumadan geldim.

Teyzesinin kapısını çaldım. Durumu izah ettim. Hayırlı bir iş için de ziyaret edeceğim inşallah dedim. Kadın boynunu büktü. -Size yazdı ama haber alamayınca biz ısrar ettik, nazdır sandık, yalan söylüyor sandık, nişanladık. dedi. Hayatımda ilk kez bir kadına kin duydum. Kapısında ağladım yine de yalvardım. O adamla oturacağı evi temizliyormuş.

Adresini istedim. Vermedi. Ben çağırtayım dedi. Elimde hediye paketlerim, yoluk yoluk olmuş çicekler merdiven basamağında üç saat bekledim. Geldi, gözleri kan çanağı gibiydi. “Neden yazmadın?” dedi. İmdat demiş son mektubunda, canımdan can kopuyor demiş.

-Gelmedi ki mektup, dedim. Ordudan ilişiğimi kestiğime dair yazı vardı elimde onu bıraktım avucuna. “Daha nikah yok ki” dedim. “Alayım gideyim seni” Kurana el bastırmışlar, kayınvalidesi salmamış geri gelmez diye, oğlum öldürür kendini demiş. Ağlamış, yalvarmış gitme diye. Sonra da Kurana el bastırmış.

Evlendi..

Ben öldüm. Ne işlerde çalıştım o zamanlar, hiç anlamadım, süründüm oradan oraya. İllaki İstanbul’a döndüm her seferinde. Anlamsız insanlarla dost oldum belki bir haberini alırım diye… Adam sustu. Ben mutfaktan peçete getirdim.

Kendimi yokladım mutfakta. İlaç almadım, uyuşturucu ile alakam yok. Sarhoş değilim. Kim bu adam? Neden dinliyorum, neden ağlıyorum onunla beraber? Başıma neler geliyor benim?Peçetesini uzattım.Sustuk. On beş saat süren beş dakikalık bir sessizlik oldu..

Ben dayanamadım; –Sonra bir daha gördün mü abi o kızı? dedim. Bir saattir o anlatmıştı ben dinlemiştim. Hem konuşmamaktan hem de boğazıma oturan bir şeylerden sesim acınacak halde çıktı. Hem de abi dedim babam yaşındaki adama. O kadar çocukça, o kadar saf ve derindi ki acısı, oğlum desem yeriydi. -Gördüm dedi. Pendik’ te oturuyormuş. Haberini aldım sonra. Pendik arşınladım aylarca.

Gittim camcı dükkanı açtım oralarda. Onu da batırdım sokaklarda sürtmekten. Sonra buldum onu. Evini gördüm uzaktan. Saklambaç oynadım kendi kendime oralarda. Bebeği vardı ilk gördüğümde. Benim gibiydi sanki çocuk. Aynı güzelim sarıdan saçlar.

Hep uzaktan seyrettim. Koluna girerdi kocasının, ciğerimden boğazıma kadar ateş basardı. Daha otuzlarımdaydım ama bembeyazdı saçlarım o elini bir adam kolunda görmekten. Gülerken görünce hem sevinirdim mutlu olduğuna hem de nefret ederdim her şeyinden, benim mutsuzluğumla karşılaştırınca.

Zaten imanı bıraktım bir kenara, kurana el bastığı içindi tüm bu acılarım. her akşam içerdim. hiçbir içki onu gördüğümdeki kadar yakamazdı midemi, genzimi. Tek tesellim, kocası iyi bir adammış. Hani şakadan, eğlenceden anlamazmış ama bir dediğini de iki etmezmiş. Tüccarmış, hali vakti yerindeymiş. Köşe minderi gibi adam derlerdi. Ne hayır demeyi bilir, ne sesini yükseltir.

Bir gün sahile gidiyorlardı yine, çocuk o zamanlar yürüyordu. Üç yaşında falan. Önlerinden koşuyor. O da kocasıyla o kabusum olan eli kolunda haliyle arkadan geliyor. Düştü yavrum. ama nasıl düşmek. Etimden et koptu sanki.Tutamadım kendimi fırladım. O da fırladı, kocası rahmetli, ağır adamdı herhalde, arkada kaldı. Çocuğu kaldırırken yerden, eli elime değdi.

-Sağ olun beyfendi- dedi, sonra kafasını kaldırdı. Sen hiç yüzü değişmeden ağlayan insan gördün mü? Ben gördüm. Öylece olanca güzelliği ile resim gibi duruyordu yüzü, ne kaşı oynadı ne gözü, sicim sicim ağladı. Ben sadece; “benim kızım olabilirdi, olsaydı” diyebildim… Taşıdım evi barkı sonra.. Dayanamadım. Kocası vefat etmiş. Çok sonraları duydum. Keşke kalsaymışım, kaçmasaymışım.

Ağlıyorum ben de. Mavi fular diye çıktım evden. Şimdi hüngür hüngür ağlıyorum. Tanımıyorum adamı. Nedir derdi? Kafası mı güzel bilmiyorum.

Aşıkla aşık olmuşum, sarsıla sarsıla ağlıyorum. Peçetenin de sonuncusunu ona vermişim. Hıçkırığım bitmiyor ki nefes alıp soramıyorum; -peki siz kimsiniz? diyemiyorum. 20 yaşındayım o zaman, zehir gibi kafam ama ağzımdan sadece mahallenin sokakta çekirdek çitleyen, cama minder koyup karşı komşuyla dedikodu yapan teyzeleri gibi yayvan bir -eeeee?- kopuyor dilimden.

“Eee’si” diyor adam “Buldum izini. Yemeğe götüreceğim akşama. Yüzük de aldım, bak bakalım beğenecek mi?” Ben yüzüğe bakıyorum, çok güzel, dünyanın en güzel yüzüğü. Kutusunda – Naim kuyumculuk/Batman- yazıyor. O eve bakıyor, gülümsüyor. Bir minder daha koyuyor sırtına;

“Hala kızımmış gibi”, diyor. “Kızımın evi gibi rahatım.”

Arkadaşımın annesi, Rana Sultan evleniyor.

Nerdesin lan karı :))

Nerdesin lan karı :))

Merhaba sevgilim. Özledim. Ne zaman geleceksin. Tahminimce ben benden vazgeçmeden hayatıma giriceksin. Eskisi kadar hevesli değilim artık. Belki uzunca süredir karşılaşmadığımızdandır ama eski ateşime yeniden döndürebilirsin beni. Birbirimize gerçekten aşık olduğumuzu ve dünyadaki en güzel şeyleri oluşturup yaşayacağımızı umut ederek sana birkaç şey söylemek istiyorum. Sen o mükemmel kadınım yada nam-ı diğer aşk parçam olacaksın. Ama sevgili, Sabahları erken kalkmayı sevmem. Kalksam bile yatakta vakit geçirmeyi severim ben. Yatağın o sıcaklığını hissetmek için. Aceleyle yataktan kalkmayalım. Kalktık diyelim hemen kahvaltı yapmayalım. Birşeyler içelim önce sonra ben sana kahvaltı hazırlamakta yardım ederim. Arkadaşlarıma ön yargılı yaklaşma. Kırosu da var enteli de açık sözlüsü de var utangacı da. Onlara bir şans ver. Hepsinin tek bir ortak noktası olduğunu bilmeni isterim. Onlar güzel insanlar. Onlarla iyi geçinmen beni mutlu edicek. Bende seninkilere çok yakın olucam. Kıskanalım birbirimizi ama güvenelim çokça. Bilmeden küçük kavgalar yapalım. Kıyafetlerim, davranışlarım yada resimlerim kavga sebebi olsun. Ben seni mutsuz edecek şeylerden kaçınırım zaten. Bu yüzden kıskanma beni zincirleme. Hem kavga ettiğimizde barışmak için seni zorla öpebilirim, haberin olsun. Sıkılmayalım biz. Tazecik kalalım. Beni bir şeye doğru ateşle. Yaratmamı çabalamamı sağla. Yaptığım bir işte, senden bir parça olsun. Beraber yapalım. Hayaller kur. Küçük büyük olsun ama listeye yazman gerek. Bana yapamayacağın şeyler vaat etme. Ama yapamayacağın şeyleri anlat. Çocukları sev çok çocuk yapalım diye tutturma kitapları sev hatta duvarlara şiirler yazalım. Denizi sev lütfen denize girmeyi de sev. Ama sen henüz bu değilsen. Acele etme sevgilim. Öylece kal ben hazırım dediğinde gel. En doğru zamanda en doğru yerde en doğru kişilikte gel. Ama şunu bilki seni çok özledim. Seni hasretle öperim şimdiden. Geldiğinde başka şeylerde yaparız.

Ne kadar bir süre ?

Ne kadar bir süre ?

İlişkimize bir süre ara verelim cümlesinin tercümesi, Senden iyisini bulursam ne ala. Bulamazsam sana geri dönerim “dir. Cemal SÜREYA

Kendinizden veyahut çevrenizden duyup tecrübe edindiğiniz Saçma ayrılık bahanelerini bildirirseniz sevinirim.

En nihayetinde aşk bir gerçektir.Sevmeniz ve sevilmeniz dileğiyle. E. KÜÇÜKBAĞ

Hazır Levla da vazgeçmişken :)

Hazır Levla da vazgeçmişken 🙂

Kendimi büyük değişimlerden geçerken görüyorum. Daha fazla şeylerle ilgileniyorum. Kendimi zamansız addetmeyi severim. Sonuçta ne kadar zamandır hayatta olduğun yada kaç yaşında olduğun değildir önemli olan. Kaç Kilometre yol yaptığın. Gerisinin amısına koyayım… 🙂

Hayatımda bol sevgi bol para yeterli zaman ve sonsuz bilgi diliyorum…

Herzamanda olmazki Kavak Yelleri

Herzamanda olmazki Kavak Yelleri

Başımdan geçen birşeyi anlatmak istiyorum. 4.Levent metro çıkışına yakın bir büfeye çakmak almak için girdim. Geçmişte yaşanmamışlıklar varya başımda kavak yelleri… Zaman ise herzamanki gibi benim geleceğin en büyük zenginlerinden biri olmam için
geçiyor gibime geliyordu. Geliyordu ama ben işten çok, evleneceğim kız acaba ne yapıyor gibi aptalca düşünmeyi tercih ediyordum. Ama itiraf edeyim, etraftaki değişimleri, geleceğin büyük adamı gözüyle de izliyordum. Eh, gözleme yeteneğin olacak. Olacakta çevrendeki bayanları görüp şairlik taslamayacaksın, aşık olmayacaksın. Öyle şeymi olur? Neyse konu dağıldı. Büfeden içeri girip çakmağımı alırken buralarda kontörlü telefon olup olmadığını soran bir kız vardı. Büfede telefon olmadığını öğrenince oldukça üzüldüğünü gördüm. İçimdeki yardımseverlik duyguları kabardı. Belirtmeliyim ki genellikle güzel bayanlara karşı her zaman yardımseverimdir 🙂 Kıza dönerek “benim telefonumla arama yapabilirsiniz” dedim. “Ah çok teşekkürederim” dedi. Sadece gülümsedim. Sonra oradan beraberce konuşarak çıktık. Yolda adını söyledi, Gülcan mış. Neyse biz böylece tanışmış olduk. Tam oradan ayrılacakken metronun girişinde beni durdurdu ve çakmağımı istedi. Çakmağımı ona verdim. Sigarasını yaktı. Ve ilk dumanını yukarı gökyüzüne doğru salıverdi. Tekrar sohbete başlamıştık. Kız beni çok etkilemişti. Bir içim su derler ya öyleydi. Tabii, beni çok etkilediği içinde bana öyle gelmiş olabilir. Neyse… Bu yardım severliğimin karşılığında kız bana gülümsemeye başladı. Artık çok samimi olmuştuk. Olmuştuk olmasına ama kıza da tutulmuştum. Ne yapmalıydım… Düşünüyordum ama bir türlü de karar veremiyordum. Şimdi kıza arkadaşlık teklif etsem, yardım etmemin karşılığında ondan faydalanmak istediğimi düşünebilirdi. Çok düşündüm bir karar veremedim. En sonunda ondan telefon numarasını istedim. Numarasını verdi. Eve gittiğimde yazışmaya başladık. Müzikholde çalışıyormuş. O geceden sonra birdaha cevap vermedi. Şimdi ne yapıyor bilmiyorum. Çevremde çok pişkin, yüzsüz, her şeyi çok rahat ifade edebilen biri olarak görülmeme rağmen aslında sevdiğine karşı aşkını ve duygularını ifadeden bile çekinen utangaç yapıda biri olarak sevgimi yazı ile belirtme ihtiyacı duydum.
Sana olan sevgimi hoş karşılaman dileğiyle…

Seni tanımayan biri….

Yanındakine kadeh kaldırır aklındakine içersin.

Yanındakine kadeh kaldırır aklındakine içersin.

Tesadüf bir kadının ismidir. Ben Şeyma der, ben Gözde, ben Neslihan der ama asıl adı tesadüftür onun. O tesadüflerin bazılarından sonra, hayatının bir daha asla eskisi gibi olmayacağını fark etmek lazım tabi. Gülüşleri güzeldir tesadüflerin. Fena alıştırır. Bir gün bir bakmışsın, 7/24, aklın onda. Karşısında çıplak bırakır. Seni senden iyi bilir, sen anlamazsın. Sonrası ne mi? Densizlik edersin. Kaybedersin. Ondan sonra başkasına tesadüf bile diyemezsin.Yani ondan sonra ancak yanındakine kadeh kaldırır aklında kine içersin.