Kategori arşivi: Hayat

Kendini sev.

Kendini sev. Kişiliğini, Duruşunu, Doğrularını. Düşüncelerini en çokta. Çocukluğundan beri değişmeyen düşüncelerini. Kimliğin senin. Onlar seni var eden. Senin en büyük hazinen. Onu koru. Onu sev. Değiştirdiğin duruşun için kendinden af dile.

Çıkart onu. Gitsin artık. Azad et.

Değmedi..

Zianna Oliphant … O çocuğun mikrofonun başına geldiği ilk andan beri gülümsemesi gerekiyordu. Güç herhangi bir kişiye ait bir olgu değil. Güç tüm insanlar arasında paylaşılabilir birşey. Sürekli kendini geliştiren yenileyen insan ırkı bu konuda da kendini yenilemesi gerekiyor.

Bu çocuğun anne babasını kaybetmesi. Bunun karşılığı ne olabilir bu evrende? Birinin gözyaşlarını akıtmasının karşılığı ne olabilir? Siyah olduğu içinmi acı çekmesi gerekir? Kürt olduğu içinmi dışlanması gerekir? Yada müslüman olduğu içinmi terörist yobaz olarak görmeliyiz insanları? Hangi güç yada para bir kız çocuğunun yetim öksüz kalması için yeterli ?

Bu dünyada koca bir kıta açlığa terk edildi. Koca kıta işgencelerle, yağmalarla, sömürülerle yalnızlığa itildi. Bunları yapanlar şimdi hayatta değil. Değermiydi ?

Benim canım kasem :) Lanetli kase…

Ekşi sözlük yazarından;

zamanın birinde romantik bir jestin parçası olarak geldi evime. içerisindekiler bitince özenle yıkadım, içine ne koysam da geri versem diye düşünürken (zira eve gelen tabak çanak boş dönmezdi, türk olmak bunu gerektirirdi) annem alıp hunharca kullanmasın diye odama, çalışma masamın üzerine koydum. benim canım kasemdi, kıymetlimisdi.

önce babam dadandı kaseye. bu dedi neden burda duruyor dedi aldı mutfağa götürdü, geri getirdim (daha doğrusu getirdiğimi zannediyordum ama aslında kendi geliyormuş). o dedim bizim değil geri gidecek karışmasın diye ayırdım dedim bu sefer de tutturdu mustafanın kasesi bu ben bunu geri verecem diye. yav değil mustafanın rahat bırak kasemi falan dedim gitti bu. sonra temizliğe gelen abla ve annem dadandılar kaseye ama her seferinde geri getirdim (hala getirdim zannediyorum bak)

neyse uzatmayayım aradan baya güzel günler, o kadar da güzel olmayan günler ve bir takım ağlamalı kusmalı ayinli günler geçti ve kase artık sadece bir kaseydi, dolayısıyla içip içip küfrettiğim bir gün elimde yakacak fotoğraf falan olmadığı için kaseyi çöpe attım, ve sızdım.

sabah kase başımdaydı.

yorganı burnuma kadar çektim, vay babayın kemikleri şeklinde ilkel küfürler eşliğinde altıma sıçtım. meğer annem yanlışlıkla atıldı zannedip yıkayıp temizleyip koymuş geri yerine. yok anne dedim atıyorum bunu ben kase yok artık. attım geri.

ertesi gün kase mutfaktaydı.

yav dalga mı geçiyorsunuz attım işte koduğumun kasesini kim getiriyor bunu dedim ordan babam yarın bi gün barışırsınız geri verirsin diye şeyettim dedi. tamam kalsın aq da bok barışırız dedim (içimden), kaldı. biz tabi ki barışmadık ama kase de hep durdu bir kenarda.

aradan aylar geçti, bir ton şey yaşandı kase sahibiyle ve ben taşınırken, ev bomboşken geride sadece o kase kalmıştı, artık geride bırakma zamanı gelmişti çünkü kaseyi de sahibini de, kapıyı çekip çıktım.

ve siktiğimin kasesi yeni evde de belirdi.

anasını avradını siktiğimin 30 km yol katetmişti. evden eve nakliyatçılar evde bir şey unutulmasın diye kontrole gittiklerinde bulup getirmişler.

neyse dedim. olgun bir birey gibi koydum köşeye, anlamı yok zaten artık dedim. sıradan bir kase, dursun.

fakat kase sahibinin hamleleri bitmemişti, anılarımı dahi sikmenin bir yolunu bulmuştu. bir süre sonra ben kendimi tekrar depresyonda buldum ve terapimin bir parçası oladak kaseyi bahçeye gömdüm kardolarım. bildiğin toprak attım üstüne. ellerimle toprak attım. delirtti çünkü artık.

kase sadece dört gün sonra bahçivanın ellerindeydi.

secde ettim.
af diledim.
sekiz sezon supernatural izledim.
sonra aldım kaseyi karşıma konuştuk biraz. sorun neydi, neden böyle oldu. benim suçum yok aq manyağı ben kaseyim dedi, haklısın dedim.
en son aldım yıkadım allah affetsin kullanıyorum da artık. benim canım kasem.

Hüzünlendiriyor. Ama sonunda içime yine huzur veriyor.

Bu türküyü günlerce, haftalarca, aylarca hatta yıllarca dinlesem de bıkmıyorum. Dinledikçe daha çok hoşuma gidiyor…. Açık bir alanda sesli bir şekilde dinleyip. Beraber söylemek istiyorum. Midemin almadığı alkolü içmek ve ağlamak istiyorum… Başka türlü tadı çıkmaz diyorum. Alıp beni çok geriye götürüyor. Hüzünlendiriyor ama sonunda içime yine huzur veriyor. Böyle mükemmel bir türkü…

Dertsiz insan var mıdır acaba? önemli olan dermanı olmayan dert olmasın… İnsan bütün dertlerin altından kalkar diye düşünüyorum. Bütün dertleri birer altına  çevirebilseydik kaçıncı kuyumcu dükkanını açmıştık… Nesimi dertli yazmış. Grup abdal ve Burcu ablam o kadar güzel yorumlamış ki. O dertler aynı zamanda yok oluyor sanki. Çok farklı duyguları içinde barındırıyor. Onun için bayılıyorum. Dinlemekten bıkmıyorum.

Tanrı hırsındanmı yaptı ?

Nefes alıp verebilmek tanrı tarafından hediye edilmiş bir şanstı bana. Değerini pek bilemiyorum. Yaşamak olmasaydı ne olurdu halim. Nereden tanıyacaktım o karaktersizi. Nereden görecektim orospuluklarını. Nereden bilecektim kahpelik yapacağını. Kim gösterecekti sevgi dolu yalanlarını. Küçük bir güneşin dahi hayatını kararttığını nereden görecektim. Yada sevdiğimin ölümündeki inanılmaz acıyı nasıl tadacaktım. Ölüm Allah’ın emri de şu ayrılık olmasaydı demeyi nereden bilecektim 🙂

İnsanlar içlerine güneşleri doldurmayı bilmiyor. Gelmeseydim keşke bu dünyaya. Gerçi her şey aşk için miydi. Sonuçta tenini koklatıp çileyi sokmasına ben müsaade etmiştim. Bazen iki dünya sığardı içime. Güneş onun yanında doğardı.  Onun bir elini öptürmesi sonsuzluk olurdu bana. Hatta sonsuzluğun devamı. Bazen o mazlumun ağlamasıyla gözlerim dolar yüreğim yanardı. Her şey sevmekle başlamamış mıydı ? Sevgiyle başlamadıysa Tanrı bize tahammül göstermeyip hırsından mı yaratmıştı. Sevgi olmadan yoktan bir şey var edilebilir miydi?

Ne kadarda kısa bir ömür vermişti. 25 yılı çoktan bitmişti. Az bulunan şeylerin değerini bilmeliydim. Kimi meleklerin en güzeline sahip oldu. Kimi orospuluğun en karaktersiz halini rol yaptı kendine. Uyanıkçasına. Aldatırcasına. Kullanırcasına. Satarcasına. Her şeyi götüyle algılayarak ertelenmemesi gereken sevgisini acemice hatta enayice erteledi durdu. Sonunda olan doğan güneşe oldu.

Aklı tek bir mercimeğin hücre çeperi kadardı. Doğan güneşin kalbiyse nah yumruğum kadar. Ne oldu başka bir dünyamı var sandı?

Sevgilerimi yarınlara bıraktım. Çekingen, atılgan, saygılı, saygısız, tutuk, girişken tüm herkes yanlış tanıdı. Bir bakış yeterken anlatmaya her şeyi. Gözümü dolduran duygular hep içimde kaldı. Yılların bana verdiği telaşla bu kadar çabuk geçeceği aklıma gelmezdi. Şimdi gecelerdeyim. Vede yalnız. Vede umutsuz. Vede buruk. Şimdi zaman daraldı. O tarakta  ne bezim ne baharım kalmadı. Sonunda sonsuzluğunda  başlangıcı geçmiştir artık. Şimdi bırak dert yanmayı hıçkırığa dahi tahammül yok.

İyi geceler

Uzun zamandır kendimi dinlerken, bana eşlik edecek bir şarkı açmamıştım. Yeni fark ettim. Aşağıda şu an dinlediğim şarkıyı paylaşıyorum. Ruh halimi şu anda yansıtabilecek bir şarkı değil ama alternatifini de bulabilmiş değilim.

Her neyse. Ne durumda olursanız olun. Unutmayın ki tanrının evlatlarını sadece acılar olgunlaştırır. Olgun insanların mutlu olanları da, yaşamlarını kimseye emanet etmeyenlerdir. Kendim romantizmden yana olsam da, klasik tatlarda huzur buluyorum. Ve huzurumu bozan adi orospuyu  tekrar burada anarak ana avrat dümdüz gittiğimi belirtip iyi geceler diliyorum.

Tavuğun arzusu gelip domalırken, horoz başka bir tavuğa gömecek.

Birini hiç sevdiniz mi? Sevdiğinizi ve sevdiğiniz kişiyle de harika bir şekilde evlendiğinizi düşünelim. Birbirinize sımsıkı bağlı olduğunuzu kesinlikle ayrılmadığınızı düşünelim.  Her anınızı beraber geçirdiğinizi boş anlarınızınsa hiç olmadığınızı düşünelim.  Sonra bir anda da terk edildiğinizi… Ve yapayalnız kaldığınızı düşünelim. Bu olaylar size çok tanıdık geliyor değil mi. Bende sizin en yakın dostlarınızdan biri oluyum.  Ve o ağır geçen depresyonunuzla  sizi alıp bi dertleşmeye çıkalım.  Deniz kenarına gidelim ve o denizin hırçın dalgaları ruhunuzu coştursun.  Zaten kimseye bir şey anlatamıyorsunuz çok dolmuşsunuz.  Sadece bana güvenebiliyorsunuz.  O nasıl biriydi kardeşim.  Biraz anlatsana dediğimde.  Siz o kişiyi bir gün boyunca ayrıntılı bir şekilde anlatabilirsiniz değil mi. Tabiki anlatabilirsiniz. Çünkü seviyorsunuz. Sevdiğiniz için zaten çok iyi tanıyorsunuz. Çünkü biriyle ilişki tanımak, sevmek, muhabbet etmek olarak gerçekleşir değil mi.

En uzun yolculuk iki insanın arasındaki mesafedir derler.  Ben bu yolculuğu hiç bir zaman tamamlayamadım.  Ne ailemden nede arkadaş çevremden hiç kimseye ruhumu teslim edemedim. Güvendim mi? Sevdim mi? Bunu hiç kendime pazarlık konusu etmedim. Peki benim ortaya çıkardığım maddi yada manevi katma değerlere ne oldu? Bunu şimdi tam manaasıyla sorgulamaya başladım. Çok iyi bir eğitim-öğretim geçmişim yok. Fakat mükemmel bir şekilde yaptığım meseleye bağlı olduğumu düşünüyorum. Sınıfımın en iyisi olduğumu hiçte söylemekten geri kalmayacağım. Kazandığım paranın hiçbir zaman cimriliğini yapmadım. Buna karşılık hiç bir zaman bu mesafeyi tamamlayamadım.

En başta söylemiştim. Bir ilişki tanımak, sevmek, muhabbet etmek üzerine kuruludur. Peki yeterince muhabbet edemediyseniz nasıl olurda diyalogunuz ilişki yaftasının içine girer? Son iki yılda başımdan geçen olaylar beni daha bi yaşlandırdı. 16 yaşındayken lise çağımda bir bankaya bilgisayar ortamında girerek haksız bir şekilde telefonuma 100 Kontör yüklemiştim. Fakat suç suçtur. Miktarı nispeten önemli değildir. Suçumu hiç inkar etmedim. Savunmamda olayları ince ayrıntısına kadar anlatarak yaptığımı ve üzerime atılan suçlamaları kabul ettim. Cezasını 24 yaşında cezaevine girerek çektim.

Cezaevinden çıktıktan sonra hayli zor bir sürecin içinde buldum kendimi. Biraz agresif. Biraz umutsuz. Biraz sebepsiz…

Geçmişimde her ne kadar Allahın varlığını inkar etmiş olsam da şu anda Yüce Yaratıcının varlığına inanıyorum. 

Cezaevinden çıktıktan yaklaşık 1 ay sonra çocukluk aşkımın boşandığını öğreniyorum. Onu tanıyorum. Onu seviyorum. Geriye kalan sadece muhabbet.

İlk zamanlar sık sık buluşuyoruz. Ben ondan mı kaçıyorum kendimden mi bilmiyorum. Ben bir şeylerden kaçtıkça o üzerime geliyor. Geçen zamanın siniriyle birbirimize sürekli düşünerek ve gerçekten profesyonelce kelimeler seçip düşünmeye zorluyoruz. Bir oyun oynuyoruz.

Muhabbetimiz tekrar başlıyor ve ilişki düzeyine geçiyoruz. Onu tanıdığımı zannediyormuşum meğer. Aslında ben onun bedenini güzelliğini seviyormuşum. Beğendiğim o bedene de hayalimdeki ruhu koymuşum. Bunu da aşk sanmışım. Hiç tanıyamamış ve birçok şeyi görmezden gelmişim. Hayalimdeki ruhu en özenli çalışan bir yazılımcının kodladığı gibi bugsuz şekilde ona entegre etmişim.

Bir kızı olmuş. İlk gördüğümde hiçbir şey anlamıyorum. Zaman ilerledikçe çocukları özellikle bebekleri seven yapım olduğu için onunla vakit geçirmekten zevk alıyorum. Onunla oyunlar oynadıkça, ilgilendikçe oda beni çok seviyor.

Birbirimiz için yanlış kişiler oluğumuzu hiç düşünmedim. Aksine başkaları için yanlış kişilerdik. Bunu ben böyle düşünüyordum. O değil. Birlikte bunu düşünmüş olsaydık defalarca aldatılmazdım. Hele hele üzerime affedilen bir olayın açıklamasını yapacakken baştan sona anlatıp gösterip hak arayabilecekken aşağılık bir şekilde satılmazdım. Evet bu aralar çok aşağılık bir ithama maruz kaldım. Benden yardım isteyen aşağılık bir tanıdığıma yardıma giderek çok aşağılık bir duruma geldim. Ve hiç dinlenilmedim.

Dağıtacak her zaman sevgim vardı. Çevremde sevgimi almak isteyen kimseyi bulamadım. Evet bu bir aşk. Aşk karşı cins iki insanın arasındaki duygudan hariç, bir günahsız çocuğun günahkar anneyle olan ilişkisini de tanımlar diye düşündüm. Yada Tanrının yeryüzünü yaratırkenki inceliği. Bir komutanın size ölmeyi emrediyorum derkenki sahiplenişi de bir aşk değilmiydi? Yada bir gerillanın rüyasındaki umutsuz sevgisi…

Dağıtacak çok sevgim vardı. Her zaman havada kaldı benim. Şimdi heybemde benden başka bir şey yok. Şimdi ne olacak? Gün gelecek devran dönecek. Tavuğun arzusu gelip domalırken, horoz başka bir tavuğa gömecek.

Dinlenilmemiş olsam da, bir gün anlaşılmış olacağım. Aç kalın. Yardımsız kalın. Ümitsiz kalın. Her yeni güne, yeni dertlerle uyanın. Sonunuzun geldiği güne dek vicdanınızda benimle kalın. Hoşça kalmayın.

Hayat bize ne verdi..

Hayat bize ne verdi..

Yapacak duyacak görecek hiçbir şey yoktu. Her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan. Boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla. Bir aşağı bir yukarı yürürdü insan. Düşünceleri de onunla birlikte bir aşağı bir yukarı bir aşağı bir yukarı yürüyüp dururdu. Ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler. Düşünceler de bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar. Yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar. Onlar da hiçliğe katlanamaz. İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler bekler bekler şakakları zonklayana dek düşünür düşünür düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız.

Özgürce sevişmek varken devlet kontrolünde sevişmek ve niçin evlenmek ister insan?

Özgürce sevişmek varken devlet kontrolünde sevişmek ve niçin evlenmek ister insan?

Aslında bu soruyu tek bir cümleyle de yanıtlamak mümkün. Doğal olmayan şeyleri sevmiyorum. Yine de bu yetersiz kalıyor. Çünkü şu an bu yazıyı yazdığım bilgisayar üzerime giydiğim giysiler hatta yediğim yemekler bile doğal değil. Çıplak gezip bilgisayar kullanmamayı tercih ederdim aslında ama bunlara cesaretim yok. Düzene ayak uydurmaya itiraz etmeye cesaretim var. Çünkü beni bu belki de en kötü etkileyecek olanlardan biri. Bunu kabullenmek pes etmek gibi… Giyinip gezmekten kat kat büyük. Seçeceğim mesleğe arkadaşlarıma konuşma tarzıma hemen her şeye karışıverip kendisini doğalmış gibi tanıtan insanların doğal olmadıklarının farkındayım. Farkında olmayan var mı? Evlenmemiz istenir. Çünkü sevgilerin birilerinin gözünde değeri yoktur. Düzen düzen düzen diye kudururlar bu insanlar. Düzen iyidir. Ne zaman ne yapıp ne yapamayacağını kestirmek sınırları çizilmiş bir dünyada yaşamak birilerinin işine gelir. Sıklıkla hatırladığımız en az 3 çocuk tavsiyesi bunun örneğidir. Buradan yola çıkarak neden evlenmemiz istendiğini kolaylıkla anlayabiliriz. Bu tip bir tavsiye veren kişi kendisinin sözünü dinleyen daha fazla insan üretmek için kullanır aileleri. Böylece kendisini destekleyen daha fazla insan elde edilmiş olur. Evlenmek için neler gerekir. Sevgi mi. Çevrenizde kaç kişi sevdiği kişiyle evleniyor. Bunca insanın hep birlikte yaşamak istediği insanı ortalama 20-25 yaşında bulabiliyor olması hiç mümkün gelmiyor bana. Bu mucizevi durumun erkekler için askerden gelince kadınlar ve erkekler içinse genellikle okul bittikten sonra olması da bir tesadüf olamaz herhalde. Maddi olarak bakıldığında da evlenen kişilerin durumlarının bu kadar paralelliğini de yapay bulmaktan kendimi alamıyorum. Bir de üstüne belediye başkanın bana verdiği yetki… ve evlenmenizde hiçbir sakınca görülmemiştir lafları var ki insan şaşırıp kalıyor. Çocukken yaptığım gibi kulaklarımı kapatıp aoaoaoaoao diye bağırarak koşmak istiyorum. Tüm bu garipliklere rağmen evliliğin hala normal görülmesi hayret verici. Evlilik kesinlikle Büyük bir trajedi. Aşkımızı bile kendine bağlamak isteyen bir güç var. Yo öyle ruhani bir güç değil. Göz önünde utanmazca hayatlarımıza aşklarımıza amlarımıza siklerimize burnunu sokma hakkını gören bir güç bu. Düğünle dernekle gücünü herkese göstermemizi isteyip bakın nasıl da sözüme geldiniz diyip bizi süslü püslü bebeklere çevirip göbek attıran bir güç. Tıpkı okullardan mezun olunca istediğim gibi eğitildiniz kutlaması yaptığı gibi. Birey olmamız değil rollerimizi iyice öğrenmemiz için çok ideal bir ortamdır aile evleri. Aile dendiğinde insanların aklına çocuk geliyor. Bu bahsettiğim gücün insanları insan üreticisinden olarak görmesi diye değerlendiriyorum. İnsanlar birey değil. Aileler sevgi üzerine kurulmuyor. Yaşlanınca yalnız kalmama isteği ile evlenmekten bahsedenler feci şekilde kendini kandırıyor. Birbirini seven iyi anlaşan birlikte yaşamaktan keyif alan iki insanın beraber yaşlanması için imzaya niçin gerek var? İkili insan ilişkilerini şirket ortaklığı yaparcasına imza atarak sabitlemek niçin gerekli? Birlikte yaşayabilmek için evlenmek gerekli değil. Çocuk yapmak için imza atmanız da hiç gerekli değil. Evlenmenin tersi sevgisizlik yalnızlık değildir. Hayatımızın sonuna kadar aynı kişiyi sevemeyeceğimiz anlamına gelmez evlenmemek. Aynı kişiyi ömür boyu ya da bir süre sevebiliriz ve bunun için bir yerlerden izin belgesi almamıza gerek olduğuna böyle körü körüne inanmak gerçekten şaşırtıyor. Hele bundan hiç rahatsız olmamak… Hatta evlenmemişliği kusur olarak görmek… Evlilik kurumlarında kadınlara kadınlık erkeklere erkeklik öğretilir. Siz aile hayatı yaşadığınızı sanırken birileri gelip sizin kişiliğinize kimliğinize hislerinize zevklerinize tecavüz eder. Sevgimi birilerinin sakınca görüp görmemesine bağlı olarak yaşamak istemiyorum.